daralma

yaw darala darala bi hal oldum. hani insan bu kadar mutlu mesud daralır mı onu da bilemiorum. sürekli bi gülümseme yüzümde. hani şu “Top Secret” isimli efsane filmde ölen generalin suratından sökemedikleri cinsinden. ama gel gör ki aynı zamanlı daraltı da var. havadan mıdır nedir bilemiorum. Hani nem oranındaki artış gerilim yapıo sinirlerde tahribat unsuru oluo zannımca. kaplumbağa misali çalışan pc’de cabası. zaten batak bi bankanın 657 mensubu olmak yeterince ızdırap vericiyken bi de bu ahestelik adamı çileden çıkarıo yani..

Posted in Uncategorized | Leave a comment

ışık

Işık
Gölgeler yaratır…
Aynada yansıman gibi değil,
Aynada göremediğin seni doğurur bir perde üzerine
Seni sana izletir gizliden gizliye
Yalnız sana dans eder, iki boyutun sınırı içinde
Mum söndüğündeyse… hoşçakal…
Kaybolur gölge…
Siz bakarken onların gidişine,
Ben göz kırpacağım gölgelerinize…

Posted in Uncategorized | Leave a comment

zamansal kaygılar

Zamansal kaygılar, zamansal kaygılar. Sanki bir yerlere yetişmeye çalışıyorum. Hani gitme isteği hep vardı da zaten, sanki az kaldı gitmeye de ama yetiştirecek onlarca iş varmış gibi. Garip bir telaş yaratıyor bünyede. Huzursuzluk.

Posted in Uncategorized | Leave a comment

nerede

Nerede olmak istiyorum onu bir bilsem… ya da kimin yanında? Daha mutlu olacağım belki.

İçime bağırmalarımdan yoruldum en çok. İçime patlamalarımdan…

Posted in Uncategorized | Leave a comment

rüzgar

Rüzgarla birlikte geldi. Ansızın göstermeden… hissettirmeden yaklaştığını. Ürküttü önce, gizemle. Renk getirdi beraberinde. Canlı, gözalıcı renkler… gölgesi arkasında kapkaraymış, farketmedim.

Rüzgarlı havalar boyunca dolaştı tenimde, inceden inceye, bir ürpertti serinliğinde, bir ısıttı ılık esintisiyle… dokunuşları rüzgar gibi hafif, özgür. Rüzgar gibi belli belirsiz yönlerden esen, kimi zaman darmadağın eden, kimi zaman tatlı tatlı dalgalar yaratan kulağında deniz sesiyle… rüzgarla dolaştı saçlarımda, yüzümde, rüzgara binip turladı zihnimde. Bir hızlı esintiyle ruhumu söktü bedenimden de, alıp götürdü beni kendine yine bir rüzgar eşliğinde…

Bir yalan gerçekliği, sahte bir zaman dilimi sanki, tıpkı hayal ürünü, simüle anılar gibi izleri şimdi.

Rüzgar bu oysaki, yön değiştirdi. Rüzgar hafifledi, önce esinti…sonra rüzgar dindi…

Posted in Uncategorized | Leave a comment

eksen

Gitmek, gitmek, tek söylediğim bu. Sürekli olarak gitmekten bahsediyorum. Birşeyi 40 kere söylersen olur derler, belki de ondan sürekli söylemlerim.

Ve sanki bir kısmım gitmiş gibi. Gelmiyor da gittiği yerden. Sevdi orayı, gelmez artık. Bir görünmez eksen kutuplarımda, ortadan ikiye böldü beni. Bir yarısı gitti, diğeri kaldı geri. Hangisi gerçek diye sorsam bir cevabı var mı? Hem kimin gerçeği asıl gerçek önce onu bulmalı. Giden benim gerçeğimse, geriye kalanı bu yalanı yaşamakta niye bu kadar ısrarlı?

Herşey bir yana asıl gerçek de ne demek?! Gerçeğin aslı sorgulanır mı?

Burada kalan gideni çağırmak istemiyor ki tam olsun yeniden. Tüme varma isteği had safhadayken, başka parça arıyor yerine yerleştirecek. Boşuna debelenip duruyo işte.

Posted in Uncategorized | Leave a comment

ben çatışmalarda

Ben çatışmalarımdan usandım artık. Pişmanlık değil bunlar çatışma, yaralıyor bu bağlamda. Hani pişmanlıklarıyla başa çıkabilir belki insan ama iki ayrı yöne fırlayan okları paralele bağlamak neredeyse imkansız oluyor zaman zaman. Bu kadar çok ben olmasaydı birbirine bu kadar zıt ama bir arada tek bedende barınan, böyle tutarsızlıklarda yaşamazdım o zaman. Ne istediğimizi bilmiyoruz. Ne biçim bir şımarıklıktır bu. Büyü biraz derler adama.

Elmayı yerken ki hissiyatın ne ise, yedikten sonra da aynı hissiyatları taşımalı insan benliğinde. Elmayı yerken iyiydi de, yedikten sonra bu anlamsız çatışma niye? Al benlerini karşına, onlar suçlasın seni sen savunma tarafında. Konuştur onları, tartıştır da bir sonuca varama. Elmayı yemek de değil ki problem ettiğin, midende yarattığı hazımsızlık aslında. Ama elma bu maalesef hazımsızlık yapar. E bile bile yiyorsun da neden hayıflanıyorsun kardeşim. Elma bitti bir kere, geç artık bunu, hazımsızlığı da geçecek elbet, dert etme. Nedir sonsuza kadar süren ki, elmanın verdiği haz da sürmez, hazımsızlık da… zaten bir yok olan marjinal fayda kavramı içerisinde aldığın hazzın da uzun süreli olacağı şüpheli değil mi? Bu durumda takmayacaksın kafana. Elinde değil bunun kontrolü. Evet belki birçok şeyi hayatında kontrol edebiliyorsun ama bir o kadarını da edemezsin artık bunu da kanıksa. Zamana bırak her şeyi, tüm acıları yaşatmak zorunda değilsin ruhuna. Yara alma artık. Bağışla… kendini bağışla… ardında dur yaptıklarının ve pişman olma. Yerinde ve zamanında bırak anılarını, gelecek kaygılarına taşıma.

Biliyorum sıkılıyorsun hayattan, aradığını biliyorsun da bulamamaktan yakınıyorsun. Arama artık, aradıkça yıpranıyorsun, aradıkça kendini biraz daha başkalarında bırakıyorsun. Sakinleş ve demirle biraz. Uzaklaş mekanlardan ve insanlardan… kendine dön ve artık korkma lütfen yalnızlıktan. Ben biliyorum senin içinden gelen o sarılma isteğini ve sana sarılacak birisi değil, senin sarılabileceğin birisini istediğini. Kendine sarıl, dost arama…

Posted in Uncategorized | Leave a comment

kıracak

ama ben yoruldum artık cevapsız nedenlerden…
kendime yormaktan yoruldum en çok
düzelememekten
varsa eğer tabi düzeltilecek bir şey… ama onu bile esirgiyorlar benden
neden?
al işte bir tane daha…
sanki cevabını bilmiyormuşum gibi…
bal gibi biliyorum oysa
bu da zorla kendi kendimize bulduğumuz cevaplardan biri değil mi sanki…
ben buranın değilim, bu zamanın değilim
ait olduğum yere gitmek istiyorum ben…
ceviz kabuğuma kıracak istiyorum ben…
lafını esirgemeyecek İNSAN istiyorum ben…
bir parçacık dürüstlük, bu kadar mı cesaret işi yani…

güzele aşığım da ben dışardan sadece
içerden her güzel aynı
aydınlığı yalan… derinliği sığ…
boş içi güzelim, boş…
ağızlardan çıkan bir kuru gürültü
o kadarlar işte…

insan olmayı öğrenemeden kadın/erkek olmayı öğreniyoruz ve sonra beyaz ve siyah ve sonra Hıristiyan Müslüman Yahudi vs vs vs ki bence asıl budur bizi insanlığımızdan uzaklaştıran… ne zaman akıllanacaklar acaba?

Posted in Uncategorized | Leave a comment

ilk nefes, son nefes : başlangıç

Kış mevsiminde, bir pazar sabahı doğmuşum ben. Annem öksürerek doğurmuş beni. Doğum öncesi gittiği bir eğlenceden dönerken üşütmüş olsa gerek, ertesi hafta öksürük krizleri başlayınca ben de dayanamayıp fırlamışım dışarı. E haliyle doğumu bu şekil olan bir zatın hayatı da öksürükten fırlama anılar şeklinde geçiyor 🙂 Birden bire habersiz geliyor anılar ve öylece geçiyor. Üstüne üstlük burcum bile tam olarak belli değil benim. 18 Şubat cumartesiyi, 19 Şubat Pazar sabahına bağlarken başlamış doğum sancıları, 4 saat sonra da solumuşum açık havayı. Kova mıyım balık mı belli değil. Bu bağlamda ikilemler doğum anından itibaren başlıyor :). Bir gezegenin ters bir diğerinin düz etkisine maruz kalmış olabilirim. Ölümle burun buruna da gelmişim doğduğumda, üstelik milyonda bir rastlanılan bir kan uyuşmalığıyla, ilginç değil mi?

Doğum ve ölüm aynı anda… İyiki doğdun dilemma :).

Velhasıl doğumum şans getirmiş eve, ailemin bana söylediği bu. Bereketli kızmışım yani. Misyonumu o anda belirlemiş olmalıyım. :p Gülümseten anılar bırakmak zihinlerde. Hayat zaten gün geçtikçe bizden uzaklaşıp, kendimize bile vakit ayıramadığımız bir hal alırken, ben herkese hayat bulaştırabilme, kırmızı, yeşil, mavi, mor, renk verebilme çabasına girmişim taa ne zaman farkına varmadan.

Kendimce zor bir çocukluk geçirdim, yine ikilemler içinde. Devasal bir sevgi yumağında boğulup, devasal baskılar altında kaldım. Kendi sevgi tanımımla beni sevenlerin sevgi tanımını bağdaştıramadım, yanıldım, bocaladım zaman zaman. Herkesin her dediğini anlamaya çalıştım, kimseye kızamadım empatilerden, herkesin her yaptığını anlamdırmaya çalışıp kafamda, usanmadan her söylenen kırıcı sözün açıklamasını kendi kendime yapmaktan, kendi yaptıklarımın, arzularımın açıklamasını anlatamadım beraber olduklarıma. Sakladım kendimi, herkesin sevgilisi oldum ama kendim yalnız kaldım aralarında. Sakladım kendimi, dolap karanlıklarında, tuvalet fayanslarında. Herkesi mutlu edebilirsem anlarlar belki benim isteklerimi diye düşünmüş olmalıyım herhalde o zamanlarda. Oysa hayalimdeki dünya çok farklıydı geçmişten beri kafamda. Ruhum hep başka yerlerdeydi her ortamda. Zamanla benim de sıram gelecek diye düşünmüştüm. Zamanı gelince bir enerji topu olup mor, yeşil, turuncu dağılmayı düşledim durdum yıllarca. Notaların üzerine binip küçüklüğümden beri, yolculuklara çıkmam bilinmeyen diyarlara bundan. Ben uçmaktan, özgürlükten yanaydım hep. Sevgim de özgür olmalı, sevdiğim de özgür, benden bağımsız. Olmadı, olamadı 🙂

Derdim aitsizlik hissiydi kendimi bildim bileli. 15 Ekim 1990 yazıya döktüğüm ilk tarih aitsizlik hissimi, gitme isteğimi. O zamanlardan başlamış çatallaşmalar. Çatalların ucu şimdiye kadar öylesine keskinleşti ki. Nefes alırken yüreğime batıyor bazen. Bir süre sonra insan kendini zincirlerle bağlanmış hissediyor yeryüzüne ve kopup gidesi geliyor ama beceremiyor işte bir türlü. Zincirler ete kemiğe dönüşüyor bekledikçe. Organik bağlar can acıtıyor çekiştirince. Sonra sıkıntılar kalp çarpıntılarına dönüyor kanın damarlarda kaynayarak dolaşırken.

Hiç kanının damarlarında dolaşırken çıkarttığı sesi dinledin mi sessizlikte… kulaklarında çınlar uğultusu. Yaşıyorsun diye fısıldar kulağına…İçin kabarır bazı anlar, bilirsin. Bende sürekli bu hissiyat. Sanki patlayacak bir yanardağ gibi hissediyorum kendimi. Öylesine kusasım geliyor ki içimdekini boşaltma arzusuyla. Bazen kusarsın gerçekten, yorulur kalırsın, rahatlarsın, ve bazen ağlarsın. Eskiden ağlama seansları düzenlerdim kendime. Işıklar kapalı, cd’de “Trust – Cure / there’s no-one left in the world that i can hold onto…/ Ama kimi zaman olur ağlayamaz olursun günlerce, aylarca. Ağlamak bile lüks olur, boşaltamazsın içini bir türlü.

Nerde kaybettim tutkuyu bir bilebilsem, hayata bağlılığı nerde kaybettim? Her anı hakkını vererek yaşamakta, mutluluğu sömürürcesine içime çekmekte, hüznü de en güzelinden yaşatmakta ruhuma üstüme yok belki ama olsa da olur olmasa da hissiyatı nerden çıktı da böylesine esir aldı beni bulamadım gitti.

Ne zamandı bilmiyorum tutkuyu bırakışım. Dört elle sarılışım hayata, şekerine sarılmış çocuk gibi… Çocuksu gülümsemelerimi yitirdim ben. İçten gelen çocuksu sesleri, düşünceleri kovan naynaynom’lar aldı.

Nereden çıktı konuşma balonları zihnimde nereden geldiler bilemedim, gönderemedim geldikleri yerlere. Nasıl doğdu birer birer, nasıl çoğaldı nüfusu benlerimin fark edemedim.

Sürekli sorgulamalarım, tatminsizliklerim, doyumsuzluklarım… ardı arkası gelmedi. Neyle besledim zamanında kendimi de doyamıyorum şimdi ve neye doyamıyorum; cevabını veremedim….

Pencere pervazları uçurumlarım; kanat çırpamadım, çok istedim… uçamadım…

Hayal tutkular yarattım.

Sevmeyi sevdim sevilmekten çok, sevilmeyi hak edeni, ya da hak etmeyeni. Delilik gibi sevgi yüreğimde…büyük, çok büyük. Kaldı içimde, veremedim her istediğime. “Ben” bulaştırmak istedim her tanıdığımın yüreğine… çocuksu şımarıklıklar işte…

Reddedildim, terk edildim. Reddetmeyeni bağlamak istedi… bağlayamadım kendimi. Yanlış nerede… bulamadım içimde…

Öyle bir dünya var ki hayalimde…Kelimeler kifayetsiz.

Yaşaman lazım; ve ben hayalimle gerçek arasında sıkıştım kaldım…

Gidip gelememelerden, gelip hasret çekmelerden bunaldım

Gerçeğin her tokadını bir leke bırakmadan silmek istedim yüzümden dünyam incinmesin diye de… her tokat diğerinden daha ağır yabancılaştıkça gerçeğe. Benim değil bu gerçek. Ben hayalimle, kendi gerçeğimle, gidip gelmeden, hasret çekmeden…

Parmaklarımı şıklatıp yok olasım var, tüten dumana karışasım var… çığlık olup yayılasım var dalga dalga.

Hem sen… bilebilir misin ben kapatınca gözlerimi neler görürüm karanlığın içinde. Rengarenk bir dünya belirir önce, bedensiz kalırsın. Dolaşır durursun renkler içinde. Anlatamam ki bunu neye benzediğini, benzemiyor çünkü hiçbir şeye, gülümsetiyor sadece düşündükçe. Gözlerini kapatınca, bir kocaman gülümseme yüzünde

Gidesim var bırakmıyorlar…

Ceviz kabuğuma kıracak bulma umuduyla, benlerim beni bırakmıyorlar…

Oysa onlar da bal gibi biliyorlar kıracak kabuğun içinde, bilmezden geliyorlar

Posted in Uncategorized | Leave a comment