büyürken zamanla, duyguları da ister istemez büyüyor kimilerinin, hatta çoğu kişinin…
hani savaşçı oluyoruz ya her birimiz hayatta, hayatta kalabilmek uğruna, ne kadar kör oysa…
kendi sınırlarımızı kendimiz koyuyoruz duygularımıza, mantığımıza… başkası değil yaptıklarımıza sınırlar, engeller koyan, biz kendimiz de hep başkalarını arıyoruz suçlayacak… üstelik bu sınırları, engelleri kendi özgür irademizle bile koymuoruz. başkalarının ne düşündüğü, yaptığı, YARGILARI şekillendiriyor bunları hep… insan insandan korkuyor…
ne gerek var, neden?
aslında o kadar basit ki mutlu olmak…
büyürken çocuk kalmayı bilenler, kalbini apaçık kabak çiçeği misali tutabilenler, diğerlerinden daha güçlüdür aslında… onlar acıyı da mutluluğu da daha iyi bilir… her duyguyu, her dokunuşu, her sesi, her rengi daha derin hisseder… onlar notaların üzerinde yolculuğa çıkmasını bilir… onlar sevmeyi bilir… vermeyi bilir… meleklerle konuşur tıpkı çocuklar gibi, kendi kendilerine gülmeyi bilir… kocaman yürekleri kimseninkine sığmaz taşar da o yüzden acı çeker onlar….
zaman zaman parmak uçlarından kalbine doğru yoğunlaşan bir karıncalanma hissedersin, için ürperir, mutlu hissedersin ve bir enerji ve ışık yığını olup yüreğinden fırlamak istersin… ne müthiş bir duygudur… hele bir de yanında dokunup bunu verebileceğin biri varsa….
ne diyeyim ki, ben daha yorulmadım onu korumaya çalışmaktan, gerçeklik diye bize yaşatılanı reddetme uğruna sergilediğim anarşist tavırlardan… o kadar kırgınlık, o kadar yara sonrasında bile, benim hala umudum var ben gibileri bulma konusunda 🙂 zaten o lanet umut değil mi bizi bu zamana, ayak bastığımız yere bağlayan…