Temmuz 2002 :
Küçüklüğümden beri “ben evlenmiicem” diye tutturur dururdum. Annem de bana – aslında bunu söölediğim herkes aynı cevabı verirdi- büyüyünce farklı düşüneceğimi söylerdi. Şimdi ben farklı düşündüğümü düşünmezken aristo mantığı çerçevesinde daha büyümemiş olduğum çıkarımını mı yapmalıyım yoksa hissiyatımı birkez daha gözden mi geçirmeliyim? Geçenlerde bi arkadaşımla işlerden bunalmış bize sadaka tadında verilen öğlen yemeği arası esnasında muhabet ederken konu buralara geldi. Bana “herkes evlenmek ister aslında kime sorsan, ne derse desin bal gibi evlenmek istiyordur.” dedi.
Bu bana başka bişi düşündürdü. Öğretilenlerle derdimiz aslında. Bize öğretilen evlenme kavramı karşı koyduğumuz. Evlenmenin tanımını yeniden yapıp söyle desek misal: “beraber yaşlanmak, hayatı paylaşmak hem kesişimi hem de ayrık alanları boş küme olmayan olan iki kümeli bir uzayda”. Ben kendi hayalimde yarattığım bu evlenme kavramına elbette karşı olmayabilirim. Hatta neden karşı olayım ki o benim yarattığım bi kavram zaten. Ve hatta şunu da iddia ederim ki, benim hayalimdeki evlilik gerçek olursa, hiçbir evlilik kendini gerçek saymasın. İletişim değil midir tek problem? Evlilikleri yıkan yanlış anlamamalar, anlatılamayan arzular, anlaşılmayan istekler, örtüşmeyen çıkarlar değil mi? Evlilik kavramını monotonlukla eş anlamlı hale getiren, bir tükenmez kalemle atılan imza sonrasında, tükenmez kalıcılığa olan anlamsız güven değil mi? Hayır benimkisi böyle olmayacak. Adına da başka bişi diyelim isterseniz. Benim evliliğim çocuk olucak, bir şeye ihtiyacı olduğunda farkedilmek için ağlayacak avaz avaz, el ve ayak parmaklarını yeni farketmiş bebek gibi kaşif, dakikada 60 soru sorabilen çocuk gibi meraklı olacak, şımarık olacak ve herşeye eğlenceli bir oyun gibi yaklaşacak. Elektrik üretecek aydınlatmak için hem kendini hem etrafındakileri, yormayacak, dinlendirecek ve her rengi taşıyacak üzerinde, her rengi kendine yakıştıracak. Budur benim istediğim, ama tek başıma gerçekleştiremem bunu bu durumda beyaz atlı prensimi değil ama aynı dili konuştuğum, beyaz clubber ayakkabıları içinde, takım elbiseli olgun çocuğu beklemeliyim değil mi? Ve hatta benim nasıl birazım erkekse onunda birazının kadın olması gerekiyor empati kaygısından mütevellit. Ve tabi bunların üstüne onun da beni sevmesi gerekiyor. Hadi oldu diyelim, kombine üçüncül etkiler sonrasında ne kadar umut var hayatımın sonuna kadar onunla beraber olup, onu özgür yaşamak için kendimle? Onun beni özgür yaşaması için kendiyle. Hem sen hem ben hem biz olabilmek için evlilik kurumu içerisinde. Gerçek olacağına dair az bi umut yakalasam gideceğim peşinden ama nerdeee? Bu durumda evlenmeme istediği değil benimkisi, umutsuzluk diyelim. Kabul ediyorum biraz abarttım ama ben de böyle bir hayalperestim işte. Bu da benim masalım. Gelin damat versiyonu bu şekilde yazılmış. Başka türlüsü bünyede bozunma yaratır. Bir süre sonra tavizler devreye girer ki ben hali hazırda hayatımın bu dönemine kadar yeterince taviz verdiğimi düşünerek sıfır tolerans noktasına gelmişken hem böyle birinin var olmasını hayal edip, dileyip, hem de bunun için hiçbir şey yapamama, yapmama ikilemi içerisindeyim. Buna bazen şımarıklık diyorum, bazen çocukluk, bazen korkaklık, bazen de yitmişlik, bezmişlik. Hiç biri iyi bi tanımlama değil yani. İnatçıyız ya ama geri adım atmama konusunda, yiğitliğimize hiçbişi sürdürmüyoruz. J
Kendi yarattığımız bir sarmal kısır döngü içerisinde debelenip duruyor, sonrada yorgunluktan şikayet ediyoruz. Aslında oldukça komik. Hayatın traji-komikliği bu olsa gerek.
Nisan 2007:
Bazı şeyler hiç değişmio, bu kadar dengesizliğime bu kadar değişkenliğime bazı şeylerim hiç değişmio, hahaha