ilk nefes, son nefes : başlangıç

Kış mevsiminde, bir pazar sabahı doğmuşum ben. Annem öksürerek doğurmuş beni. Doğum öncesi gittiği bir eğlenceden dönerken üşütmüş olsa gerek, ertesi hafta öksürük krizleri başlayınca ben de dayanamayıp fırlamışım dışarı. E haliyle doğumu bu şekil olan bir zatın hayatı da öksürükten fırlama anılar şeklinde geçiyor 🙂 Birden bire habersiz geliyor anılar ve öylece geçiyor. Üstüne üstlük burcum bile tam olarak belli değil benim. 18 Şubat cumartesiyi, 19 Şubat Pazar sabahına bağlarken başlamış doğum sancıları, 4 saat sonra da solumuşum açık havayı. Kova mıyım balık mı belli değil. Bu bağlamda ikilemler doğum anından itibaren başlıyor :). Bir gezegenin ters bir diğerinin düz etkisine maruz kalmış olabilirim. Ölümle burun buruna da gelmişim doğduğumda, üstelik milyonda bir rastlanılan bir kan uyuşmalığıyla, ilginç değil mi?

Doğum ve ölüm aynı anda… İyiki doğdun dilemma :).

Velhasıl doğumum şans getirmiş eve, ailemin bana söylediği bu. Bereketli kızmışım yani. Misyonumu o anda belirlemiş olmalıyım. :p Gülümseten anılar bırakmak zihinlerde. Hayat zaten gün geçtikçe bizden uzaklaşıp, kendimize bile vakit ayıramadığımız bir hal alırken, ben herkese hayat bulaştırabilme, kırmızı, yeşil, mavi, mor, renk verebilme çabasına girmişim taa ne zaman farkına varmadan.

Kendimce zor bir çocukluk geçirdim, yine ikilemler içinde. Devasal bir sevgi yumağında boğulup, devasal baskılar altında kaldım. Kendi sevgi tanımımla beni sevenlerin sevgi tanımını bağdaştıramadım, yanıldım, bocaladım zaman zaman. Herkesin her dediğini anlamaya çalıştım, kimseye kızamadım empatilerden, herkesin her yaptığını anlamdırmaya çalışıp kafamda, usanmadan her söylenen kırıcı sözün açıklamasını kendi kendime yapmaktan, kendi yaptıklarımın, arzularımın açıklamasını anlatamadım beraber olduklarıma. Sakladım kendimi, herkesin sevgilisi oldum ama kendim yalnız kaldım aralarında. Sakladım kendimi, dolap karanlıklarında, tuvalet fayanslarında. Herkesi mutlu edebilirsem anlarlar belki benim isteklerimi diye düşünmüş olmalıyım herhalde o zamanlarda. Oysa hayalimdeki dünya çok farklıydı geçmişten beri kafamda. Ruhum hep başka yerlerdeydi her ortamda. Zamanla benim de sıram gelecek diye düşünmüştüm. Zamanı gelince bir enerji topu olup mor, yeşil, turuncu dağılmayı düşledim durdum yıllarca. Notaların üzerine binip küçüklüğümden beri, yolculuklara çıkmam bilinmeyen diyarlara bundan. Ben uçmaktan, özgürlükten yanaydım hep. Sevgim de özgür olmalı, sevdiğim de özgür, benden bağımsız. Olmadı, olamadı 🙂

Derdim aitsizlik hissiydi kendimi bildim bileli. 15 Ekim 1990 yazıya döktüğüm ilk tarih aitsizlik hissimi, gitme isteğimi. O zamanlardan başlamış çatallaşmalar. Çatalların ucu şimdiye kadar öylesine keskinleşti ki. Nefes alırken yüreğime batıyor bazen. Bir süre sonra insan kendini zincirlerle bağlanmış hissediyor yeryüzüne ve kopup gidesi geliyor ama beceremiyor işte bir türlü. Zincirler ete kemiğe dönüşüyor bekledikçe. Organik bağlar can acıtıyor çekiştirince. Sonra sıkıntılar kalp çarpıntılarına dönüyor kanın damarlarda kaynayarak dolaşırken.

Hiç kanının damarlarında dolaşırken çıkarttığı sesi dinledin mi sessizlikte… kulaklarında çınlar uğultusu. Yaşıyorsun diye fısıldar kulağına…İçin kabarır bazı anlar, bilirsin. Bende sürekli bu hissiyat. Sanki patlayacak bir yanardağ gibi hissediyorum kendimi. Öylesine kusasım geliyor ki içimdekini boşaltma arzusuyla. Bazen kusarsın gerçekten, yorulur kalırsın, rahatlarsın, ve bazen ağlarsın. Eskiden ağlama seansları düzenlerdim kendime. Işıklar kapalı, cd’de “Trust – Cure / there’s no-one left in the world that i can hold onto…/ Ama kimi zaman olur ağlayamaz olursun günlerce, aylarca. Ağlamak bile lüks olur, boşaltamazsın içini bir türlü.

Nerde kaybettim tutkuyu bir bilebilsem, hayata bağlılığı nerde kaybettim? Her anı hakkını vererek yaşamakta, mutluluğu sömürürcesine içime çekmekte, hüznü de en güzelinden yaşatmakta ruhuma üstüme yok belki ama olsa da olur olmasa da hissiyatı nerden çıktı da böylesine esir aldı beni bulamadım gitti.

Ne zamandı bilmiyorum tutkuyu bırakışım. Dört elle sarılışım hayata, şekerine sarılmış çocuk gibi… Çocuksu gülümsemelerimi yitirdim ben. İçten gelen çocuksu sesleri, düşünceleri kovan naynaynom’lar aldı.

Nereden çıktı konuşma balonları zihnimde nereden geldiler bilemedim, gönderemedim geldikleri yerlere. Nasıl doğdu birer birer, nasıl çoğaldı nüfusu benlerimin fark edemedim.

Sürekli sorgulamalarım, tatminsizliklerim, doyumsuzluklarım… ardı arkası gelmedi. Neyle besledim zamanında kendimi de doyamıyorum şimdi ve neye doyamıyorum; cevabını veremedim….

Pencere pervazları uçurumlarım; kanat çırpamadım, çok istedim… uçamadım…

Hayal tutkular yarattım.

Sevmeyi sevdim sevilmekten çok, sevilmeyi hak edeni, ya da hak etmeyeni. Delilik gibi sevgi yüreğimde…büyük, çok büyük. Kaldı içimde, veremedim her istediğime. “Ben” bulaştırmak istedim her tanıdığımın yüreğine… çocuksu şımarıklıklar işte…

Reddedildim, terk edildim. Reddetmeyeni bağlamak istedi… bağlayamadım kendimi. Yanlış nerede… bulamadım içimde…

Öyle bir dünya var ki hayalimde…Kelimeler kifayetsiz.

Yaşaman lazım; ve ben hayalimle gerçek arasında sıkıştım kaldım…

Gidip gelememelerden, gelip hasret çekmelerden bunaldım

Gerçeğin her tokadını bir leke bırakmadan silmek istedim yüzümden dünyam incinmesin diye de… her tokat diğerinden daha ağır yabancılaştıkça gerçeğe. Benim değil bu gerçek. Ben hayalimle, kendi gerçeğimle, gidip gelmeden, hasret çekmeden…

Parmaklarımı şıklatıp yok olasım var, tüten dumana karışasım var… çığlık olup yayılasım var dalga dalga.

Hem sen… bilebilir misin ben kapatınca gözlerimi neler görürüm karanlığın içinde. Rengarenk bir dünya belirir önce, bedensiz kalırsın. Dolaşır durursun renkler içinde. Anlatamam ki bunu neye benzediğini, benzemiyor çünkü hiçbir şeye, gülümsetiyor sadece düşündükçe. Gözlerini kapatınca, bir kocaman gülümseme yüzünde

Gidesim var bırakmıyorlar…

Ceviz kabuğuma kıracak bulma umuduyla, benlerim beni bırakmıyorlar…

Oysa onlar da bal gibi biliyorlar kıracak kabuğun içinde, bilmezden geliyorlar

This entry was posted in Uncategorized. Bookmark the permalink.

Leave a comment